Yalçın Küçük: Ve şimdi bir ordumuz yok

360142
Ad
Yalçın Küçük'ten çarpıcı açıklamalar...

Prof. Dr. Yalçın Küçük, Deniz Hakan, Okan İrtem ve Barış Zeren’in sorularını yanıtladı. Yalçın Küçük, HDP Milletvekili Sırrı Süreyya Önder’in sorusuna yanıt verdi ve gündeme ilişkin dikkat çeken açıklamalarda bulundu.

İşte Yalçın Küçük röportajı:

YALÇIN KÜÇÜK HANGİ HDP’LİYE “YOLDAŞ” DEDİ

Okan İrtem: Yalçın Hocam, bu ay içinde gazetelerde okuduk, bir röportajında Sırrı Süreyya Önder sizin 12 Mart, 12 Eylül darbelerini ekonomik göstergeler açısından değerlendirmelerinize dikkat çekti ve sizden bu dönem için de benzer bir değerlendirme istedi. Sırrı Bey’e bir yanıt vermek ister misiniz?

Yalçın Küçük: Bu sözcüğü, "yoldaş", çok seviyorum, sık sık söylüyorum. Bir Mustafa dostum var; uzun zamandır "Yoldaş" diyordum; o kadar öyle ki, "Mustafa" gitti, artık herkes "yoldaş" diyor, çok yerindedir. Gerçi giden isim, "Mustafa", peygamber adıdır; olsun, "Yoldaş" da öyledir. Bu bir, ikincisi Sırrı Süreyya'ya "reheval" demek istiyorum; gerçi ikimiz de "Kürt" değiliz, ama zaman zaman Kürtlerin içinde oluyoruz. Bekaa'ya, "dışarıdan" ilk ben gitmiştim. Apo ile sohbetlerimin ilkini TRT yayınlamıştı; tabii, usulüne uygun olarak, beni bir zehir satıcısı türü yakaladılar, hücreye koydular, yanımdaki dosyaları yayınladılar. Olsuun, Kürt kardeşlerimin pek çoğu Öcalan'ı ilk önce ve benden, böyle duydular.

Meraklıyım, "yoldaş" sözcüğü de Farisi'dir; yalnız, bizim Türkologlarımız Doğu dillerini bilmezler ya da az biliyorlar, büyük Türkoloğumuz Köprülüzade de neredeyse hiç bilmiyordu. Bu nedenle "emre" sözcüğünü de pek yanlış açıkladılar. "Yoldaş" anlamındadır ve Farisi "hemrah" sözcüğünden almış durumdayız. "Hem" birlikte demektir, "rah" da "yol" anlamındadır. Demek "yoldaş" budur; yalnız, hemrah'ın iki h'sini de atıyoruz, e'yi ve "eee" seviyoruz, "emre" buluyoruz. Bizim yoldaş'ımız budur.

Amma aslına yakın "emrah" diyenlerimiz de varlar

Kürtler'e gelince "heval" ya da "haval" diyorlar ki, yine yanlıştır. Bu sadece "arkadaş" anlamındadır ve yoldaş başkadır. Kürtçe "yoldaş" için "reheval" var; "re", "rah" ya da "reh" sözcüğünden bizim Kürtlerin bozdukları formdur. “Yol arkadaşı” olmakla, ben Sırrı'ya "Reheval", "yoldaş" diyorum. Güzel, ikimiz de Kürtler arasına düşmüş Türk'üz ve öte yandan Sırrı'nın babasının birinci Türkiye İşçi Partisi üyesi olduğunu duymuştum. Demek babasıyla partidaş tarihimiz mevcutmuş, Sırrı ile yoldaş oluyoruz. Girişimiz işte budur.

Paris'te Kürdoloji tahsil etmiştim, gramer'i ile biliyordum. Ancak unutuyorum. Çünkü okumuyorum ve konuşmuyorum.

DEVALÜAYON-DEVRİM-DARBE

Sırrı Yoldaş'ın sorusunun ilk bölümü devalüasyonlar üzerinedir, bunu ekonomik krizlerin zorunlu sonuçları olarak biliyoruz. Ve ben her devalüasyonun bir darbe ya da devrime yol açtığını bir "kanun" haline getirmiştim. Devrim, hükümeti halk için devirmektir ve darbe halka karşı olandır, oligarşinin sevincidir. Ve biliyoruz, 15-16 Haziran 1970 yılında, işçiler, halk için bir devrim'e çıktılar ve giderken Kemal Türkler, Disk Genel Başkanı, devrimi verdiler, "sattı" demek daha doğrudur ve böylece darbe için kapıyı açtılar. Ve bu benim tarihimdir, ben yazıyorum, demek istiyorum, o gün öyle düşündüm, bazen işaret etmiştim. Şimdi yazıyorum.

Büyük ekonomik sıkıntı vardı. 12 Mart 1971 geldi, Orgeneral Tağmaç darbe yaptılar.

Darbe mi, "darbe teşebbüsü" demek daha doğrudur. 15 Temmuz benzeridir ve vah vah, bayram yapmayı akıl edemediler. 12 Mart'ta bayram yapmayı ihmal ettiler ve 15 Temmuz'u bayram ilan ettiler. Kemal Kılıçdaroğlu'nun marifetidir. Bu Kılıçdaroğlu, bir cumhuriyet bayramı düşmanıdır ve biliyoruz..

Ve 1980 yılına geldiğimizde kıdım kıdım devalüasyon yapıyorduk, tümünden korkuyorduk, "devrim" olmasını istemiyorduk. Amma sonra 1980 başında devalüasyona karar verdik ve 12 Eylül'de darbe'yi bulduk. Yapan adam Evren'dir ve ikinci darbeci orgenerali kaydetmiş oluyoruz.

1979 ve 1980 başlarında darbeyi haber vermiştim. Benim sözüm, artık benim için, meşhurdur, "Erbakan'ı hapse atıp daha dindar bir düzen getirecekler" demiştim ve öyle yaptılar. Erbakan'ın yobazlığının yetmediği bir zamandan geçiyorduk. Biliyorduk. 12 Eylül, yobazizme aç bir doğumdur.

Biliriz. 1960 Mayıs sabahları bakkallara giden arkadaşlarımız, ben gizlideydim, çıkmıyordum, bakkallardan, “yarına kaldı” haberi ile dönüyorlardı. Bilirler ve hep biliriz. 15 Temmuz'u da hep biliyorduk. Bilmediğimiz Tayyip Beyefendi'nin eniştesinden ne öğrendiğidir. Tayyip Beyefendi biliyordu ve otel değiştirdiğini de daha sonra öğrenmiş olduk. Herkes, yüksek komutanlar, Kemal Kılıçdaroğlu aralarındaydı, sanki bir "Babıali Zaptı" beklediler. Hangisi evvel bilmiyorduk. İki beklenti var.

Bunlar yasadırlar ve kısmen ben çıkardım; 2001 diyebiliriz bir devalüasyon yaptılar ve darbeyi hemen sürdüler. 2003’e kadar beklemediler ve Kıvrıkoğlu içeriden, Devlet Bey ve Kemal Derviş Efendi dışarıdan, Aydın Doğan'ın gazetecisi Sedat Ergin bunu yaptılar. Ve Kıvrıkoğlu yerine aşırı mutaassıp ve "gerici" diyebiliriz, Hilmi Özkök'ü koydular. Bu eninde sonunda Kıvrıkoğlu-Özkök darbesidir. Ve bir devalüasyonla beraberdir.

Devalüasyon, yoksulları daha da yoksullaştırma yoludur.

Tağmaç, Evren, Kıvrıkoğlu-Özkök, bunlar yakın tarihimizin darbeci generalleridirler.

Bu darbe, 12 Eylül, şimdiki halimiz kadar olmasa çok şiddetlidir. Daha şiddetli darbeler dönemine girmiş bir kavimiz. İkinci sınıfa iniyoruz.

Barış Zeren: Bir de Türkiye’de iç savaşlar üzerine saptamalarınız var. Daha teorik.

Y.K.: Evet, Barış Hocam, yapanlar "iç savaş" demiyorlar ve bilim adamları ya da tarihçilerin işidir, yazarlar. Ve yazıyorum. Şimdiye kadar kimseler yazmadılar, ihmal ettiler ve biz üç "iç savaş" yazıyoruz. Hediyemiz olsun, diyoruz.

Bir, 1806-1826, ilk büyük iç savaş olup, 1807 yılında büyük reformcu Üçüncü Selim'i boğdular. Reformatör münevverler Rusçuk'a kaçtılar ve orada Alemdar Mustafa Paşa'yı yetiştirdiler. Alemdar, 1826 tarihinde bir kuvvetler geldiler ve iktidarı değiştirdiler. Buna "Vaka-ı Hayriye" diyoruz ve Tanzimat buradan çıkmıştır.

İLK BÜYÜK DEVRİMDEN TANZİMAT ÇIKMIŞTI

O.İ.: Yalçın Hocam, Sırrı Bey, “servet transferi” diyordu.

Y.K.: Reheval Süreyya'nın sorusuna, servet transferi, tam cevap veremiyorum. Ancak, dünyanın en zenginlerinden olan on Yahudiyi idam ile bütün servetlerini transfer ettiğimiz mutlaktır. İkinci Mahmut, tam bir devrimciydi, çürümüş gericiliğe, orduya, kin biriktirmişti, Boğaz, yeniçerilerin cesetlerinden görülmüyordu, yeni ve modern orduya kapı açtığını biliyoruz.

Demek ki, teorize edebildiğimiz bu ilk büyük devrimden Tanzimat çıkmıştı. Bu Tanzimat, Askeri Tıbbiye demektir, ve şimdi "Gata" diyebiliriz. Bu aynı zamanda Harbiye idi, Mülkiye idi. Ve şimdi, bu sonuncu KHK ile Gata ve Harbiye, Tanzimat ve Askeri Tıbbiye ortadan kaldırıldı. Bu kadar mı, Sırrı'nın sorusudur, büyük kentlerin en değerli yerleri, Kuleli, Harbiye ve ekliyorum, Tuzla Piyade Okulu, ki başka bir yerde idi, oğlumuz Devrim'in dedesi bugünkü yere getirdiler, ne güzel olduğunu biliyoruz ve bu zenginlikler, akepeli inşaatçılara transferi beklemektedir.

Rehavel, bir büyük servet transferi yapılmıştır. Tarih ile teori yazmayı deniyoruz.

Devrim'i alır denizine girerdik. Devrim bebek ve dedesi komutandı. Harika altmışlı yıllardayız. Bundan sonra yerli ve yabancı zenginler girecekler.

Sanmıyorum, Türkler, Tanzimat'ın ezilmesine izin vermezler.

Biliyoruz ve göreceğiz.

TOPÇU KIŞLASI’NDA SAVAŞ

Devam edebilir miyim, 1906-1926 büyük bir iç savaştır, içinde Gezi var, Topçu Kışlası’ydı; en şiddetli kısmı burada başlamıştı, 31 Mart 1909 tarihindeyiz. Erdoğan'ın Taksim'i yıkması bununla ilgilidir. Mahmut Şevket Paşa Selanik'ten buna karşı geldiler ve büyük savaşı başlattılar. Sokak sokak iç savaş yaşadık. Mustafa Kemal Bey, İsmet Bey, Kazım Bey, bu sokak savaşında vardılar. Paşa olmadan önce sokak savaşını öğrendiler. Bize yazmak düşmektedir.

Zafer Toprak çok güzel yazdılar, "İttihat Terakki ile Kemalistler birdiler", sonraki öncekinde yetişti ve devamıdır. Ben de bu görüşteyim; ayırıcı ve bir ölçüde kalın kafalı ve "bölücü" kemalistlere hiç katılmadım ve bu büyük iç savaştan Cumhuriyet'i çıkardılar. Ve müthiş bir servet transferi gördük, Ermeni Tehciri ve Yunanilerin mübadelesi buradadır. En büyük servet transferi Trabzon¸ Antalya ve Kayseri'de gerçekleşti ve yeni ve büyük zenginler, Kayseri'den Çukurova'ya indiler. En büyük zenginler, Sabancılar, Haslar inenlerden çıktılar. Büyük zengin oldular, demek istiyorum.

İzmir Suikastı Mahkemeleri ve Şeyh Sait İsyanı da buradadır. Her türlü kırım bu iç savaştadır.

Cumhuriyet'in 1923 tarihinde değil, 1926 yılında kurulduğu teorisi de bana aittir.

İç savaşlar ayrı ve yeni bir tarihtir.

DOĞU PERİNÇEK’İN HAS ADAMIDIR

Üçüncü iç savaş'ı, 1966 yılında başlatıyoruz. Büyüğümüz, pek sevgili dostumuz, öğretmenimiz İlhami Soysal'ın Ankara'da şehir ortasında kaçırılması ve dövülmesi bu yıldadır. Cevdet Sunay'ı köşkte ve Süleyman Demirel'i de başbakanlıkta buluyoruz. Demirel oldukça korkak ancak her türlü "darbe" oyununa yatkın idi, bu iki hali birbirinden ayıramıyoruz. Bir Mayıs katliamı, 1977, "Milliyetçi Cephe Hükümetleri", Demirel zamanındadır. Demirel zamanında günde 20 kişinin katledilmesi "doğal" sayılıyordu. En çok imam-hatip okulu Demirel zamanında açılmıştı. Ben Planlama'da müdür iken başbakan oldular, birlikte çalışmak istemediğim adamdır. Reddettim ve Demirel'e arkamı döndüğüm tarih de 1966 yılıdır.

İlhami Soysal'ı dövenin yarbay Raci Tekin olduğunu biliyoruz. Ancak arkasında Korgeneral Ergin vardı, sonra Özal'ın danışmanı oldular. Güzel, Raci Tekin'in oğulları Muzaffer Tekin ile Silivri'de cürüm arkadaşı idik. Pek kibar idi, bana, "Hocam, babam yapmadı" diyordu ve ısrar ediyordu. Bir başka söylediği daha var. Çok kısa aktarmak durumundayım.

Tekin, Ümraniye'den bomba depo etmekten tutukluydu ve çok yattılar. Son derece kibar ve hep beyefendi arkadaşımızdı, bunu iftira sayıyordu. İftirayı hep bağırdı, ama kanser oldu, Tuzla'dan bu yüzbaşı kanser oldular, öldüler.

İhbarcı'nın adını bağırıyordu ve bana da vasiyetidir. Adını vermiyorum, Doğu Perinçek'in has adamıdır. Doğu'ya da bağırıyordu, Doğu şimdi "hayır" diyerek ispatlamak durumundadır. Bu kadar söyleyeceğim. Bekliyoruz ve unutmuyoruz.

Devam ediyorum, sürekli iç savaş'tır. Sonuç mu, son elli yılda gitti geldi. Ve şimdi rüzgar Cumhuriyet'ten ve bizden yanadır. Bu dönem, sendikaların ve grevlerin yok edildiği zamandır. Çalışanı yoksullaştırma çağı diyebiliyoruz. Bu çağ özelleştirme yarım asrıdır, büyük servet transferi olarak da tarif ediyoruz.

“GÜLTAN’I BEN YETİŞTİRDİM DİYEBİLİRİM”

Deniz Hakan: Ve hep yazıyoruz, bu dönemde dayanıklı tüketim malları satan Koç, ağır sanayii ve harp sanayine geçti.

Y.K.: Halkın Tüpraş'ını da aldılar. Kamu'nun en büyük yatırımı ve işletmesiydi. Koç'a verdiler, hediyemizdir.

Mustafa Koç, küçük kardeşi yanında, bir geceyi Erdoğan Beyefendi ile geçidiler. Çok neşeliydiler ve Mustafa eve döndüler. Sabaha karşı saat dört sularında bu dünyadan ayrıldılar. Saat yedi sularında hastaneye kaldırdılar.

Oligarşi'nin düzenidir. Dinsellik ruhudur.

B.Z.: Gültan Kışanak geçtiğimiz günlerde darbe komisyonuna ifade vermesinin hemen ardından gözaltına alındı. HDP açısından önemli bir isim. Kışanak’ın gözaltına alınmasını siz nasıl değerlendiriyorsunuz? (Röportaj, Gültan Kışanak tutuklanmadan önce yapıldı)

Y.K: Gültan Kışanak’ın gözaltına alınmasına çok üzüldüm, bir ara gönüllü olarak yakınımdaydı. Gönüllü kelimesiyle ne kastettiğimi de açıklayayım, yanlış anlaşılmasın. Musa Anter dostum öyle söylerdi, çok gülerdi; “sana para veriyorlar, sen almıyorsun, ben istiyorum bana vermiyorlar”, onlara yardım ediyoruz ya, onu kastediyordu.

D.H: Onlar kim?

Y.K.: Kürt gazeteleri ve dergileri. Gültan’ı ben yetiştirdim diyebilirim; çok dürüst, iyi kalpli birisi olarak hatırlıyorum. Bir de sonradan öğrendim, o da Türk kökenliymiş. Gazetecilikten yetişti ve siyasete gitti. Gözaltına alınmasına üzüldüm çünkü bu işlerde, yetişmesinde onun bir tür hocasıydım. Oradan da tanıyorum, çok dürüst, mert birisidir. Ama o kadar da üzülmedim, şu anlamda üzülmedim, Gültan buradan çıkar. İyi karşılar ve buradan çıkar.

“NE KADAR ÇOK HAPSE GİRERSEN, OMUZLARINDAKİ RÜTBELER VE MADALYALAR ARTAR”

D.H.: Birkaç ay önceki bir mülakatınızda, “Kürtlerin en fazla, vekillerinin içeri alınması isterler” diyordunuz, bu düşünceniz hâlâ geçerli mi?

Y.K.: Efendim, şöyle bir şeydir, bu yolda bu işler böyledir. Bir kişiyi de Gültan’ın yanında almışlar.

B.Z: Fırat Anlı.

Y.K.: Evet, onun da beş yıl hapisliği varmış. Bakın, bu öyle bir yoldur ki, bu yolda, bu dönemde ne kadar çok hapse girersen, omuzlarındaki rütbeler ve madalyalar artar. Hapse girmek kötü bir şey, tabii, ama öyle de bir tarafı var bu işin. Benim için de söyleniyor, uzun süre hapis yattı deniyor, uzun olmasa bir çok sık içeride yattım. Çok da hoş, çok garip şeyler oluyor, benim yatışımı bir şekilde romanlaştırıyorlar. Ne demek romanlaştırıyorlar, birisi geldi, bayılırım buna, birçok kimsenin içinde, “hocam seninle Bursa’da ne güzel hapis yattık” dedi. Anlatıyor da anlatıyor, Bursa’da nasıl beraber yattığımızı. Ben de “evet, ne güzeldi” demedim, güldüm, kabul eder göründüm ama ben Bursa’da hiç hapis yatmadım. Bu hale getiriyorlar. Sonuç olarak bu da bir yoldur. Gültan ve diğeri buradan çıkarlar.

Bunun ötesinde, şunu anlıyorum ki, genel olarak Kürt siyasetçiler politik olarak daha sert olacaklar, son dönemde çeşitli açıklamaları bana bunu düşündürüyor. Ayrıca, burada şu da var: Ne olursa olsun, Amerika ve Rusya Türk ilerleyişine kapıları kapatıyor, bugün Deniz Hocam’ın da yazısı var (İLGİLİ YAZI İÇİN TIKLAYINIZ). Bugünkü Amerikan sözcülerinden biri yakın zamanda “Birbirinizle, Kürtlerle uğraşmayın” diyordu. Ve muhtemel bir sonraki başkan Hillary Hanım çok açık olarak, “ben onları silahlandıracağım” diyor. Benim söylediğim nokta budur.

TSK’DA HANGİ GENELKURMAY BAŞKANI’NA “BÜCÜR” DİYORLARDI

O.İ.: Başka bir konuyla devam edebilir miyiz? Yakın zamanda Dugin’in, tuhaf bir şekilde Putin’in başyardımcısı diyenler var, tabii, yurtdışındaki ciddi basın organlarında değil, ama Dugin Erdoğan’a destek veren açıklamalar yapmaya başlayınca Hürriyet’te bile benzer bir ifade kullandılar. Putin ile bir ilişkisi var, ama başdanışmanı olarak bilmiyorum.

D.H.: Başdanışmanı mı? İki yıl önce Moskova Üniversitesi’nden kovulduğunu kendisi açıklamıştı Dugin. Putin’in başdanışmanını kovduklarını mı düşünmemiz gerekiyor?

O.İ.: Yalçın Hocam, sizin bilginiz dahilinde kimdir Dugin? 15 Temmuz akşamı Türkiye’de olduğu, Melih Gökçek ile görüştüğü ve AKP’yi “darbeye karşı uyardığı” yazılıp çizildi. Ne dersiniz?

Y.K.: Tam bir hikaye, tam bir yalan, darbenin geldiğini bilmeyen yok, neyi söylüyor, ayrıca Dugin kim? Türkiye’ye ikide bir geliyor, otel masraflarını Putin mi ödüyor, yoksa Doğu Perinçek mi? Bir ihtimal daha var, Zorlu Holding mi ödüyor? Putin’e söylüyor, öbürüne söylüyor, nesin sen!

D.H.: Putin’e ne söylüyor?

Y.K.: Ona da bir şeyler söylüyor, sen bu hikayeleri Doğu Perinçek’e anlat deriz.

O.İ.: Darbe Komisyonuna çağırdılar. Geleceğim, demiş.

Y.K.: Darbe komisyonu fevkalade bir komisyon efendim, ne güzel bir komisyon. Kimleri dinliyorlar? Hilmi Özkök. Ne dedi orada Hilmi Özkök, onu da yazdım. Boyu subay olmaya elverişli değil, orduda o tür insanlara “bücür” derler, “kısa” derler, tabii orgeneralken ve genelkurmay başkanıyken bunları demek yakışmaz. Ama bir teğmenken ona arkadaşları “bücür Hilmi”, “kısa Hilmi” derler. Bana da öyle söylüyorlar; bana da, soyadım da Küçük, “küçük” derler. Turhan Feyzioğlu “adıyla müsemma” derdi.

Dugin’e dönelim, Doğu Perinçek’in evinde mi kalıyor, otelde mi kalıyor, ayrıca Melih Gökçek de sussun. Şimdilik Tayyip Bey koruyor, Melih Gökçek’le ilgili başka bilgiler de var. Ona ne söylemiş Dugin, darbe geldiğini bilmeyen mi vardı, şimdi görüyoruz ki herkes biliyordu.

Can Dündar Türkiye’den çıktığı zaman Cumhuriyet gazetesinin tiyatrocusu Aydın Engin, “sana çık dediler, seni biz koruyamayız” dediler dedi. Böyle dedi. Kimden koruyacaklar, tırlardan koruyacaklar, kimden koruyacaklar, Akepe’den koruyacaklar. Ona “git” dediler, birçok insana “git” dediler, hangi ülkedeyiz biz, Dugin midir, nedir, ona mı ihtiyacımız var. Yargıtay üyeleri gittiler, niye gittiler, paraları yok, bilmem neleri yok, niye gittiler. Tayyip Bey mi gidin dedi; gidin derken şunu kastediyorum, bu kadar adam hapishanelerde zaten olmaz diye düşünülür, gitmelerine göz yummuşlardır.

Şuraya geleyim, darbe komisyonunda ne oldu, kısa Hilmi ne anlattı, ne kadar Müslüman olduğunu anlattı, başka hiçbir şey anlatmadı. Bir de Balyoz’da gelip söylemediklerini orada söyledi. Balyoz’a gelmedi, subaylar içerdeydiler, o Balyoz’a gitmedi.

“ESAD TÜRKİYE İLE SAVAŞ ETMEK İSTİYOR, SEN NEYİ KURDUN”

B.Z.: İlker Başbuğ’un da Musul ile ilgili açıklamaları oldu. Kürt isyanı çıktığı için Musul alınamadı dedi. Nasıl yorumluyorsunuz?

Y.K.: İlker Başbuğ ne demiş, Musul’u Kürtler yüzünden kaybettik, demiş. İlker Başbuğ hiç bilmez, Kürtler yirmilerde, Musul’un alınması için hükümete yalvardılar, Musul’u alalım dediler. Musul’u almazsan Diyarbekir’i verirsin, ikisi arasında paralellik kurdum ben.

O.İ.: Dönemin gizli celse zabıtlarında var, Meclis’te Musul’un alınmasını en çok isteyenler Kürt milletvekilleri.

Y.K.: Bravo, benim de söylediğim budur, bunda bir gerçek payı var. Şunu tekrarlıyorum, siz oradaki Kürtleri Kürt olarak bırakacaksın, dilleri olacak, üniversiteleri olacak, bilmem neleri olacak, buradaki Kürtlerin ise dili olmayacak. Bizim söylediğimiz budur, böyle olduğu takdirde, Türkiye’nin başında devamlı sorun olur. Bu sorunu çözmek için ben Musul-Diyarbekir formülünü söyledim. Benim söylediğimin emperyalizmle ilgisi yoktur, ta 1900’lerden beri bir devamlılık var. Cumhuriyet Osmanlı’dan çıkmış, neresi senin olacak, bu tartışılıyor. Bunların bir kısmı Çöküş kitabımda var, kitap okuyan Kürtlerin ana kitabıdır.

Dugin mugin bilmem ne, bunlarla uğraşmasınlar. Böyle bir adamı çıkartıyorlar, Doğu Perinçek bayılır buna, bir kez söyledim, bir daha söylüyorum, Doğu Perinçek gitmiş, Esad ile Akepe’nin ilişkisini kurmuş.. Sen Esad ile hiçbir şeyi kuramazsın, olsa olsa Akepe ile kendi aranı kurmuşsundur. Esad Türkiye ile savaş etmek istiyor, sen neyi kurdun!

D.H.: Darbe komisyonu diyorduk. Geçen haftaki mülakatımızda, Ümit Dündar’ın açıklamalarını bir ölçüde konuştuk. Ancak şunu konuşmadık. Yazılıp çizilenleri reddetmek için iki ay beklemesini neye bağlarsınız?

Y.K.: Ümit Paşam, genç paşam, ama çok hoş, çok doğru, Ümit Paşa kaç yıl sonra ben öyle bir şey konuşmadım diyor. Okan Hocam, beni düzeltir misiniz, bu konuşma Ümit Paşa ile Cumhurbaşkanı makamında oturan birisi arasında olmadı mı, biz uyuduk mu, öyle değil miydi?

O.İ.: Öyle yazılmıştı, ama Ümit Dündar reddetti.

Y.K.: Şimdi ben bunları söylemedim diyor, Cumhurbaşkanı makamında oturan zat, “evet, bunlar olmadı” demiyor. O zaman biz şunu düşünürüz, böyle bir konuşma yapmaya Tayyip Bey ile beraber mi karar verdiniz, bu ne demek? Tabii, siz Ümit Paşa Hazretleri şu anda bazılarının tayin ettikleri bir Genelkurmay İkinci Başkanı’sınız ama Tayyip Bey istediği sürece ikinci başkansınız, istemediği zaman değilsiniz. Sonra güya laflara göre, Tayyip Bey’e “gel, ben seni korurum, benim sözüme güvenmiyorsan, Bahçeli’ye sor” demişsiniz, ben de cumhurbaşkanı olsam böyle bir sözün silinmesini isterim.

Bu memleket ne halde, ben Tayyip Beyefendiye, “bugün ihtilal olacak” lafını kimsenin söylemesine ihtiyaç duymam, Tayyip Bey zaten biliyor ne zaman ne olacağını, herhalde bildiği için de otelden çıkıyor, oradan oraya gidiyor. Ayrıca ihtilal mi olacak, darbe mi olacak, kim yapacak, bunları bilmiyoruz, mahkemelerde göreceğiz. Bir de mahkemeler başlamadan, tekrar tekrar söyleyeyim, Fetö, Fetöcü, böyle şeyler denmez, mahkeme henüz bunlar için bir terör örgütü kararı vermedi. Bunu beklememiz lazım.

KOŞANER VE KUVVET KOMUTANLARI, "DEVRİM" İHTİYACINI DUYMUŞLAR

B.Z.: Ümit Dündar’dan sonra Işık Koşaner de geçtiğimiz günlerde darbe komisyonunda konuştu ve konuşmasının hedefinde Gülenciler’den ziyade AKP varmış gibi görünüyor. Katılır mısınız?

Y.K.: Barış Hocam, gazetelerden okudum, Işık Paşa oldukça sert konuşmuş. İzin verir misiniz, Odatv duruşmasında da anlattım: Bir gün, daha doğrusu öğleye doğru koğuşumdaydım; iki genç arkadaşım herhalde günlük gazeteleri okuyorlardı ve herhalde kulakları da televizyondadır. Coşkun Muslu ve Sait Çakır, herhalde en genç cürüm arkadaşımdılar ve şimdi de genç akademisyenlerimizdirler. Birden bağırdılar, "Hocam, Koşaner istifa etti..." dediler, sakince koğuştan çıktığımı hatırlıyorum. Genelkurmay Başkanı Işık Koşaner ve kuvvet komutanları toptan istifa halindeler. Güzel, bizim kamu hukukumuzda "toptan istifa" bir tür isyandır. Anladım ve sessizce koğuşa döndüm; genç cürüm arkadaşlarıma, "bekleyin" demeyi ihmal etmedim.

Not defterimle döndüm, bir gece önce bir not düşmüştüm ve Işık Paşa'nın "başkaldırma zamanı" gelmiştir, diyordum. Ve öyle mi, tabii bu esnaf dilini kullanmadılar. Bu hafta Odatv davasında bunu anlattım ve orada bulunun Sait Çakır'dan teyidini aldım: Şimdi en çok tekrar edilen klişemizle, "aynen öyle" dediler, tabii bu "esnaf" dilini kullanmadılar ve "evet" demekle yetindiler. Benim de günlük notlarımda daha dikkatli ifade olmalıdır. Şöyle anlıyorum: Koşaner ve arkadaşları, kuvvet komutanları, "devrim" ihtiyacını duymuşlar, ama "hayır" diyorlar, "bunun için hazırlanmadık", bunu ekliyorlar.

B.Z.: Devrim ihtiyacı diyorsunuz...

Y.K.: Ben öyle anlıyorum. Devrim için ihtiyaç duydular ve işaretini verdiler ve yapmadılar.

D.H.: Biraz önce yapılmayan devrimin darbeye kapı açtığını hatırlatmıştınız. Benzer bir durumdan burada da söz edebilir miyiz?

Y.K.: Evet, Deniz Hocam. Demek determinist bir tarihteyiz.

Şimdi Işık Paşa'nın sözü ya da ifşaatı işte şudur: "YAŞ kararlarında bunların hepsini bana attıracaklardı. Bu mümkün değil. Yaptığım zaman bu suça ortak olacaktım. İlerde başımıza gelecek felaketin atılacağı günlere ortak olmuş olacaktık." Işık Paşa, "Ergenekon" ve "Balyoz" davalarını bir tasfiye olarak , suçsuz silah arkadaşlarının tasfiyesi olarak görmektedir. Hükümeti, akepe iktidarını tasfiyeci saymaktadır. Buradayız.

Koşaner, kara, deniz ve hava kuvvetleri komutanları kendisiyle birlikte istifa ederken, bir "isyancı" tavır sağlarken, Jandarma'da Necdet Özel'in neden kaldığı sorulduğunda, "biz bıraktık" demişti ve arkada güvenilir bir kuvvet bıraktığını düşünüyordu. Gerçekten de Necdet Paşa, Erdoğan'ın verdiği 1500 subayın tasfiyesini kabul etmediler. Işık Paşa misli, Necdet Paşa da tasfiyeci olmadılar ve tutuklu subayların çıkarılması için, kendi üslubuyla, uğraştılar. Bunları yazmış olduğumu hatırlıyorum.

Peki içerde gülenistler yok mu, vardılar, ancak, "hükümetin koruması altındaydılar", ve bu söz yanlıştır, akepe ile beraberdiler, ordu artık acz içindedir, ve hiçbi-şi yapamamaktadır. Sadece, sekiz ya da dokuz yılda, "TSK kendini koruyamaz" olmuştu ve açıktır, TSK, akepe karşısında korumasızdı. Demek bu kadar kısa bir zamanda paralize edebildiler.

Ve çok açık, Işık Paşa, bunları açıklamak için, Meclis komisyonunun önüne geldiler ve gülenistleri pek önemsemeyen bir tavırdaydı. Çünkü orduya gelmiş ve yerleşmişlerdi, Bursa Nutku'ndaki bir haldeydik, ya "ihtilal ya terk", ve istifa ettiler.

Peki sonra, Paşa, "suç" sözcüğünü kullanmaktadır ve "suça ortak olmak" istemediğini söylüyorlar. Ve özellikle 15 Temmuz sonrasında yaşananlar için, 15 Temmuz için Tayyip Beyefendi "Allah'ın lütfu" tabir etmişti ve Koşaner ise başımıza gelecek felaket" dedi ve görmemek için gözlerini kapamak zorunda kaldığını anlıyoruz. Şimdi silah arkadaşlarından af dilmektedir. Meclis önünde ordudan affını söylemektedir.

MUSUL’UN ALINMASINI KÜRT MİLLETVEKİLLERİ İSTEDİ

O.İ: Koşaner'in Kozmik Oda üzerine de açıklamaları var.

Y.K.: Paşa, Seferberlik Dairesi ya da Kozmik Oda'nın açılmasını hazmedememektir. Muhtemel bir savunma imkanlarını düşmana teslim etmek olarak görmektedir. Bunu yapan, selefi İlker Paşa'dır, ben çok üzerinde durmuştum. İlker Paşa, "açmazsak bize güvenmezler" diyordu, ben de, komutanların, siyasilere güven vermek görev ve sorumlulukları olmadığını anlatmaya çalışıyordum. Tabii boşa, kabul ediyorum.

Ve bir parantez ile devam ediyorum; Vecdi Gönül, Mülkiye'den sınıf arkdaşımdır, akepe'nin Milli Savunma Bakanı Vecdi'den söz ediyorum. Ayrıca iyi arkadaşız, karşılaştıkça memleket meselelerini konuşuruz, "Hayır, Yalçın" demişti, "İlker Paşa, orduevlerini de açtı" ve "bütün iş bitti". Akepe, ordudan artık istediğini alabiliyor ve hapse koyuyordu. Cürüm arkadaşım Başbuğ, ordunun her kapısını Erdoğan'a açan adamdır.

Şimdi Aydın Doğan'ın genelkurmay başkanlığını yapıyorlar. Kürtler yüzünden Musul'u verdik diyorlar ve uyduruyorlar. Bütün Kürt milletvekilleri ve önde gelen Kürtler, Musul'un alınmasını istediler. Meclis tutanaklarında yazılıdırlar.

Devam ediyorum, Hulusi Akar'ı da Necdet Paşa'nın getirdiğini düşünüyorduk. Ancak, yakın zamanda, Necdet Paşa'nın "beni çok arayacaksınız" sözünü işittim; demek, yanılıyordum. Ve çok doğru, Tayyip Bey, Akar için, seve seve "benim genelkurmay başkanım" diyorlar. İsabetlidir.

Bitirdik. Şimdi, bir Erdoğan'ın ve bir de Aydın Doğan'ın genelkurmay başkanları var. Bunların yanında Işık Paşa'nın silah arkadaşlarından af dilekçesi durmaktadır. Yerli yerindedirler. Başbuğ ve Akar, tarihe geçmiş genelkurmay başkanları oldular

Bitirdik, ancak bir soru kalıyor, Işık Paşa Hazretleri, Silahlı Kuvvetler için "felaket" sözcüğünü kullanmaktadır. Yaşadıkları bir felaket'tir, bunu söylüyorlar, anlıyoruz. Yalnız bu sözcüğü, büyük "felaket", Ermeniler de pek seviyorlar ve dış dünyanın "jenosit" tabir ettikleri, Ermeni tarihine göre "büyük felaket" olmaktadır. Peki soru şudur, Paşa da mı bu anlamda "felaket" demektedir ve hayır, hiç sanmıyorum.

Türk Ordusu bir tehcir mi yaşadı, yeni Türkçe’de "göçertme" diyoruz. Hayır, Paşa'nın bu anlamı kastettiğini sanmıyorum. Yalnız, ordu göçertilmiş ve pek tarihi ve pek değerli yapıları satışa çıkartılmıştır. Ve Paşa, bunları önleyemediği, benim tarihe not düştüğüm şekilde, çıkamadığı için, bir tür ağlamaktadır.

Bu ağıt yerindedir. Paşa Hazretleri, benim için de ağlıyorlar.

Sağolsunlar, hep söylüyorum, Doğan Avcıoğlu ve ben kendimizi "sosyalist orducu" sayıyor ve hep ilan ediyoruz. Tabii orduyu sosyalist yapmayı düşünmüyoruz. Millici, bağımsızlık peşinde ve hep kemalist bir ordu istiyoruz.

Ve şimdi, bir ordumuz yoktur.

Tabii yenisinin peşindeyiz.

Röportaj: Deniz Hakan / Barış Zeren / Okan İrtem

Not: Mülakatın hukuksal denetimini yapan Kazım Yiğit Akalın, Sedat Akçelik ve Serkan Günel'e teşekkür ederiz.

Odatv.com
Ad

Yorum Yaz